KAPİTALİST KENT ÖRGÜTLENMESİNE KARŞI

DEPREM SONRASI VAN’DA

YENİ YAŞAM ORTAMLARI İÇİN ÖNERİLER[1]

  1. KAPİTALİZMİN KENTSEL RANT KURGUSU

İnsanlık tarihi, insanın yaşadığı çevreyi köklü olarak değiştiren  biri “tarım devrimi” diğeri “sanayi devrimi” olmak üzere iki büyük devrimin yaşanmış olduğunu gösterir.  Bu devrimler sonucunda insanın yaşamı derinden bir değişime uğramıştır. Tarım devrimiyle yerleşik hayat ve bunun sonucu olarak köy yerleşim yerleri, sanayi devrimiyle de bugünkü anlamda modern kentler ortaya çıkmıştır.

İnsan yaratıcılığının olağanüstü ürünleri olan kentler, insanlığın on bin yıllık bilinen tarihinde ve insan aklının gelişiminde önemli roller oynamış uygarlık atölyeleridir. Kentsellik olgusunu, farklı kültürel ve tarihsel bağlamlarda birçok değişik bakış açılarıyla irdeleyen literatürde kentin çok sayıda tanımlamaları vardır. Her tanımlamanın üzerinde çalışılan bilimsel alana göre yapılmış olması da şaşırtıcı değildir.

Tarih içinde kent ekonomisinin değişim sürecinin kent mekanındaki en belirgin kanıtı özelleşmiş bir işlevsel alan olarak “Pazar Yeri”nin ortaya çıkışı ve “para”nın kullanılmaya başlanmasıdır.

Sermaye bir süreçtir. Toplumsal hayatın meta üretimi aracılığıyla yeniden üretimi sürecidir. Süreç yeni ihtiyaç ve istekler yaratarak, insanın emek kapasitesini ve arzuyu sömürerek, mekanları dönüştürerek, aşırı birim sorunları yaratır. Bu mekanizmalar aracılığıyla kendi tarihsel coğrafyalarını yaratan kapitalizmin gelişme güzergahının temeli hep spekülasyon olmuştur: Yeni ürünler üzerine, yeni teknolojiler, yeni mekanlar ve mahaller, yeni emek süreçleri (esnek üretim, kalite çemberleri, aile emeği) ve benzerleri üzerine hep spekülasyon olmuştur.

Modern kentler, sınıfsal eşitsizliğe dayalı kapitalist birikimin (gelişmenin) devamlılığını sağlamak üzere tasarlanan ve mekana doğrudan müdahalelerle inşa edilen bir sosyal-fiziksel ölçeklerdir.

Toplumsal üretim süreci, aynı zamanda, bir yeniden-üretim sürecidir. Üretim koşulları, aynı zamanda, yeniden-üretimin de koşullarıdır. Üretim biçim olarak kapitalist ise, yeniden-üretimin biçimi de aynı olur. Kapitalizm ortaya çıkışından bu yana sadece üretim süreçlerine değil, yeniden üretim süreçlerine de kendi damgasını vurma çabasında olmuştur.

Günümüzde, sermayenin yeniden üretim sürecinde, kent mekanına yapılan yatırımlar sermayenin ikinci döngüsünü oluşturarak karların düşmesini engellemektedir. Diğer bir deyişle kapitalist devlet ve sermayenin işbirliği ile üretilen kentsel mekanın kendisi de (alt yapı yatırımları, iş merkezleri, rezidanslar, konut alanlarıyla ) pazarda değişim değeri olan ticari bir mala dönüşmektedir. Böylece meta üretiminde karlılığın düştüğü dönemlerde, mekana yapılan yatırımlar sermayenin değersizleşmesini engellemektedir.

Kapitalizm için mekanın somut kullanım değeri değil, değişim değeri önemlidir. Mekanın tarihsel-kültürel değeri  ve kullanımının, temsil ettiği sosyal değerlerin  önemi yoktur. Bunlar, söz konusu mekanın değişim değerine katkıda bulundukları, çoğalttıkları sürece önemlidir. . Mekan, kapitalizm açısından pazarda alınıp satılan soyut birer parsel ya da binadan başka bir şey değildir. Bu nedenle toprak ve üzerindeki yapılar, kapitalist ekonomide bir mal haline gelmiştir.

Kentin bir değişim değerleri alanı olarak da önemini kavrayan kapitalizm, “değişim değerinin egemen olduğu” bir sistemdir. Buradaki egemen ifadesi önemlidir, çünkü kapitalist toplumda kullanım değeri ortadan kalkmaz ama kullanım değerleri ancak değişim dolayında gerçekleşir.

Türkiye’deki “Kentsel Dönüşüm” adı altında yürütülen uygulamalara bakıldığında kentsel mekanın “değişim değerinin“ o alanda yaşayanların aleyhine artırılması amacını içerdiği görülecektir. O alanda yaşayanların dışlanarak dağıtılması o alanlarda oluşmuş komşuluk, akrabalık ilişkilerini, yardımlaşmayı, dayanışmayı da dağıtmaktadır. Bir sosyal dokuyu hiçleştirerek “dönüşüm“ yapılması o kentsel alanın değişim değerini (yani yaygın kullanılan kentsel rantı) artırmakta ve değişim değeri sermayeye aktarılmaktadır.

Kentsel dönüşüm adı altında sosyal doku yok edilmekte, halk için “kullanım değeri“ olan mekanları, onları evlerinden söküp atanlar için “değişim değeri“ne dönüştürülmektedir.

Günümüzde Kentler artık iki temel proje etrafında oluşturulmakta, yeniden üretilmekte ve dönüştürülmektedir. Bu dönüşüm projeleri, kentin bir yaşam mekanı “kullanım değeri” ya da yaygın kullanılan kavramı ile kentsel rant “değişim değeri” olarak görülmesiyle birbirlerinden ayrılmaktadır.

  1. KRİZ VE YENİ COĞRAFYALAR

Kapitalizmin krizinin nedenleri arasında en belirleyici olarak görüleni aşırı birikimdir. 1930’lardaki krize de dünya ekonomisine İngiltere’nin egemen olduğu 19. yüzyıl liberalizmiyle gelen aşırı birikim dalgası yol açmıştır. Bu dalga, liberalizmin dizginlenerek,emek, sermaye ve politik güç arası ilişkilerin devlet müdahalesiyle yeniden düzenlenmesini öngören  Keynesyen talep yönetimi rejimleriyle dindirilmiştir.

Kriz esas olarak efektif talebin üretime oranla yetersizliği biçiminde ortaya çıkmıştı; çözüm arayışları da bu temel yürüyordu. 1945’ten 1973’e kadar büyük ölçüde ayakta kalan uzun canlılık döneminin zeminini oluşturan Fordizm güçlü bağlarla Keynesçiliğe bağlanıyordu.

  1. Dünya Savaşı ertesinde, Marshall Planı ve daha sonra Amerikan doğrudan yatırımları aracılığıyla, Fordizm sağlamlaşacak ve yayılacaktı. Avrupa’da yoğunlaşan dış yatırımın yanı sıra ticarette de yaşanan açılımlarla, ABD’deki fazla üretim kapasitesinin başka ülkelerde emilmesi sağlanırken, Fordizmin uluslararası alanda gelişmesi, küresel ölçekte kitle piyasalarının oluşumu ve dünya nüfusunun sosyalist dünya dışında büyük kitlesinin kapitalizmin içine çekilmesi anlamına geliyordu.

Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kurulmasını karara bağlayan 1944  Bretton Woods anlaşması altına endekslenen doları dünyanın rezerv parası yaparak dünyanın ekonomik gelişmesini ABD’nin maliye ve para politikalarına bağımlı hale getiriyordu.

1930’lardan beri artarak 1970’lerde doruğuna ulaşan kentleşmenin kırsal işgücünü terk etmesi, diğer yandan “yerkürenin hemen hemen en ücra köşelerinin bile dünya ekonomisine dahil edilmesi sonucu sistemin coğrafi sınırlarına” ulaşılması nedenleriyle sermayenin yeni emek kaynaklarını harekete geçirme kabiliyetinin daralması ve diğer nedenlerle kapitalizm krize girmiştir.

Kriz, kapitalizmin bir hareket yasasıdır ve kapitalizme içkin bir işleyiştir. Kriz, kapitalist sistemle özdeşleşmiş bir durumdur. Kapitalizmin kriz eğilimi her dönemeçte genişler ve derinleşir. Marx ve Engels’in 1848’de yayımladığı Manifesto bizi toplumu temellerine dek sarsan dönemsel krizlerin kaçınılmazlığı konusunda uyarır. Bunlar, sayısız toplumsal ihtiyaç varken fazladan üretimin, bolluk varken açlığın, giderek genişleyen eşitsizliğin sonucu olan yıkım krizleridir.

Kapitalizm için kent mekânı daha somut olarak da toprak ve yapılar alınıp satılır bir meta olarak merkezi bir konum kazanmıştır.  Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında devletin öncülüğünde gelişmiş ülkelerde kent mekânları hızlı bir metalaşma sürecini yaşamıştır.

Sermayedarlar artı-değer üretebilmek için artı-ürün üretmek zorundadır; bu üretilen değer de sonrasında daha çok artı-değer meydana getirmek için yeniden yatırıma dönüştürülmelidir. Üretim alanında ortaya çıkan sermaye fazlası kent mekânına yönlendirilerek, sermayenin aşırı birikim krizi belli bir dönem için aşılabilmiştir.

Meta üretimi ve tüketiminin gerçekleştiği sermayenin birinci çevriminde biriken sermayenin tekrar yatırıma aktarılmadığı durumlarda, bu aşamada oluşan aşırı birikimin ikinci çevrime aktarılması kapitalizmin krizi çözmenin başlıca yollarından biri olmuştur. İster devlet ister piyasa aracılığıyla olsun, ikinci çevrime aktarılan kaynakların önemli bir bölümü kentsel mekana yönelmiştir.

Kentsel mekana yönelen yatırımlar ise bir yandan aşırı birikim sorununu çözerken, diğer yandan da yeni taleplerin ortaya çıkmasına yol açarak birinci aşamada ortaya çıkan krizin çözülmesine de yardımcı olmuştur. Kent mekanının kendisi sabit sermaye haline gelmekte ve kapitalizm giderek artan biçimde kent mekanına kendi mantığını empoze etmektedir.

Özetlemek gerekirse, gerek gelişmiş gerekse de azgelişmiş ülkelerde, İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşadığı dönemin ekonomi politikalarını ve kentlerin dönüşümünü iki temel döneme ayırarak incelemek  mümkündür.

  1. 1950-1980 DÖNEMİ

Kentlerin üstlendiği işlevler açısından birincil olarak emeğin yeniden üretimi ön plana çıkmıştır. Gelişmiş ülkelerde Keynesci birikim stratejileri hakim hale gelirken, Azgelişmiş ülkelerde ithal ikameci sanayileşme modelleri ağırlık kazanmıştır.

Ancak hemen belirtmek gerekir ki, her iki gelişme stratejisi de uluslararası koşulların da etkisiyle, coğrafi anlamda ulus devlet sınırlarını asli ölçek olarak belirlemiştir. Diğer bir anlatımla, ulusal ekonomiler bir bütün olarak kurgulanmış ve ekonomik karar ve stratejiler belirlenirken, ulusal ekonomi temel veri olarak alınmıştır.

KEYNESÇİ BİRİKİM SÜRECİNDE: Gelişmiş ülkelerde devlet, aşırı birikimin yarattığı sermayeyi yönlendirme rolünü üstlenmiştir. Geniş ölçekli refah devleti uygulamaları bu aşırı birikimin ikinci çevrime aktarılması ile mümkün olabilmiştir.  Kentsel alanlar bu tür bir aktarımın ve de refah devleti uygulamalarının merkezinde yer almıştır. Eğitim, sağlık, konut, ulaşım ve benzer alanlarda yapılan yatırımlar kentsel alanların bu hizmetler etrafında tanımlanmasının da en önemli nedeni olmuştur. Bu süreçte uygulanan “sosyal devlet” anlayışı, emek ve sermaye arasındaki temel çelişkiyi ortadan kaldırmamakla beraber, bu dönemde artan refahtan emekçi kesimlerin de pay almaları sağlanmıştır.

İTHAL İKAMECİ SANAYİLEŞME MODELİNDE: Sosyal refaha ilişkin devlet müdahaleleri azgelişmiş ülkelerde sınırlı olmuş, sermayeye aktarılan devlet kaynaklarıyla hızlı bir kalkınma hedeflenmiştir.

1950’lerden bu yana Türkiye’de kentleşme, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmenin bir göstergesi olarak biçimlenmemiş, açık pazar ekonomisine geçişin ve sermaye biriktirmenin bir aracı olarak kullanıştır. Tarım alanında 1950’lerden itibaren büyük değişmeler olmuştur. Tarımın teknolojik yapısında, işlenen toprakların mülkiyet yapısında ve tarıma aktarılan kredilerin dağılımındaki değişmeler sonucu olarak ortaya çıkan mülksüzleşme, işsizlik, büyük bir nüfusun tarımdan kopuş ve göçler sürecini başlattı. Türkiye, bu gelişmeler sonucu tüketim mallarına yönelik “ithal ikamesi” denen bir sanayileşme sürecine girmiştir.

Dayanıklı tüketim (otomobil, buzdolabı gibi) mallarının ithal edilmesi ve bu malların giderek montaj ağırlıklı olarak büyük kentlerde üretilerek iç pazara sürülmesi; tarımın ticarete açılarak tarımsal gelirlerin sermaye birikimine aktarılması, ithal ikamesine dayalı kalkınma politikasının esasını oluşturmuştur. Bu süreçte, sermaye birikiminin kaynağı ucuz işgücüdür. O da, tarıma traktörün girmesiyle açığa çıkan işgücünün kentlere göçüdür.

“İthal ikameci” işbölümü, sermaye birikim süreçleri ve sınıfların şekillenmesi açısından bir dönüm noktasını oluşturduğu gibi; aynı zamanda sermaye ve emeğin, dolayısıyla nüfusun mekanda yeniden dağılımını getirmiştir..

Ucuz işgücü olarak başta İstanbul olmak üzere kentlere gelenlere ne merkezi ve yerel yönetimler ne de sermaye hiçbir biçimde destek olmamış, gecekondu, göç eden yoksulların barınma sorunlarını çözmek için başvurduğu bir yol olmuştur. Böylece, emek gücünün yeniden üretimi sorunu işçi sınıfı ve emekçilere havale edilmiştir.

Sermaye biriktirmek yalnızca ucuz iş gücüne; rant merkezli kentsel gelişmeye, kent rantlarının el değiştirmesine dayanmıştır. Kentlerde yoğunlaşan sermayenin, kentin tarihsel dokusunu rant için yıkmasına göz yumulmuştur. Kentleşmenin sosyal ve kültürel maliyeti göz ardı edilmiş: işgücünün ihtiyacı olan sağlıklı kente, konuta kaynak ayırmamak ve sosyal ölçekli yatırımları yapmamak yoluyla sermaye biriktirilmiştir. Diğer bir anlatımla, kentleşme sürecinde ortaya çıkan talepler karşılanmayarak, bu sürecin gerektirdiği çözümlerin bulunması yerel toplulukların inisiyatifine bırakılmıştır.

Kapitalist kentleşme sürecinde emekçi sınıfların talepleri karşılanmazken, mevcut sistemin bir krize dönüşmesini engellemek için, gecekondu, enformal sektör gibi kendi yolunu kendi açan girişimler özendirilmiş, çok sayıda çıkartılan “imar afları”, gecekondulara verilen tapular vb. uygulamalarla emekçiler, ezilenler sistem içine çekilebilmiştir.

Özetlemek gerekirse, İkinci Paylaşım savaşından 1970’li yılların sonuna kadar uzanan dönemde, gerek gelişmiş gerekse de azgelişmiş ülkelerde, kentsel gelişmenin merkezinde: emeğin yeniden üretimi sorunu vardır.

  1. 1980 SONRASI DÖNEM: SERMAYENİN KENTLEŞMESİ

                Gelişmiş ülke kentleri ile azgelişmiş ülke kentlerini ortak kılan nokta: 1980 sonrası yaşadıkları yeni liberal dönüşümlerdir. Bu iki grup kent için de emeğin yeniden üretimini ön plana çıkaran kentleşme deneyimleri, Keynesci ve İthal ikameci gelişme stratejilerinin 1970’li yıllarda içine düştüğü bunalım ve bunun sonucunda hakim hale gelen yeni liberal politikalarla birlikte, son bulmuştur. Bu yeni liberal politikalar;

  • Serbest Piyasa ekonomisinin hakim kılınması,
  • Sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması,
  • Her şeyin metalaşması, ticarileştirilmesi, Kamusal mal ve hizmet üretimlerinin özelleştirilmesi,
  • Üretim modelinin esnekleştirilmesi,
  • Sermayenin, ucuz emek bölgeleri ve yeni coğrafyalara yönelmesi,
  • Kapitalizmin mal ve sermaye ihracını dünyanın tüm coğrafyalarına ihraç etmeye başlaması,

Sanayisizleşmenin, yüksek işsizliğin, istihdam yaratmayan ekonominin, emlak ve finansa dayalı iş dünyasının derinleşerek genişlediği, sermayenin  finans alanlarına yöneldiği yeni bir sürecin başlamasıdır.

Bu süreçte uluslarası sermaye, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kapitalizmin kurumlarını kullanarak işçi sınıfı ve yoksullara ve azgelişmiş ülkelere karşı yeni liberal ekonomi politikaları kapsamında başlattığı saldırıyla birlikte dünya çapında daha kolay ve hızlı hareket edebilme yeteneği kazanmıştır.

Küreselleşme sürecinde, daha geniş coğrafyalara açılmak isteyen uluslararası sermaye, kendine daha fazla karlılık ve spekülatif kazançlar sağlayacak mekanlar arayışı içine girmiştir. Ulus devlet sınırlarını aşan ilişkiler ağının ortaya çıkması kentlerin konumlarında önemli değişikliklere yol açmıştır. Küreselleşme sürecinin yeni mekansal kurgusu, kentlerin birbirleriyle yarıştığı “dünya kentleri” sistemidir.

Bu süreçte dünya üzerinde birçok kent özellikle ticaretin sağladığı avantajla öne çıkmaya ve uluslararası alanda adı devletlerden daha çok anılmaya başlamıştır. Bu da ulus devletin artık yetersiz bir örgütlenme olduğu, geleceğin hâkim yönetim mekânlarının kentler olacağı tartışmalarını da beraberinde getirmiştir.

Bu gelişmelerin sonucunda eskiden ulus-devletler aracılığı ile gerçekleştirilen sermaye, mal, hizmet ve bilgi akışları artık kentler aracılığı ile gerçekleştirilmeye başlamıştır. Günümüzde dünyada sermaye, mal ve bilgi akışına yön veren belirli büyük kentler (Tokyo, Londra, Newyork, İstanbul vb.) söz konusudur. Bu kentlerde verilen kararlar dünya ekonomisine ve dolaylı olarak siyasal yapısına yön vermektedir.

1800’lerde dünyada kentlerde yaşayan nüfus, toplam nüfusun yalnızca yüzde ikisini oluşturuyordu. 1875’de dünyada nüfusları milyonu aşan sadece beş sanayi kenti mevcuttu, nüfuslarının toplamı da 10 milyonunun biraz üzerindeydi. 1925’e gelindiğinde sanayileşme yaygınlaşmıştı ve milyonu aşkın nüfusu olan kent sayısı 32 olmuştu, toplam nüfusları da 72 milyonu aşıyordu.

İnsanlık tarihinde ilk kez, kırsal alanlarda yaşayanlardan daha fazla insan kentlerde yaşamaya başladı. Dünyanın 1960’daki nüfusunun tamamı (4 milyar insan) şimdi kentsel alanlarda yaşıyor. Sayıları 26’yı bulan (toplam 420 milyon nüfusu barındıran) 10 milyondan fazla nüfuslu kentler ortaya çıktı. Dünyanın karasal yüzeyinin yalnızca yüzde 2’sini kaplayan kentler, dünya kaynaklarının yüzde 75’inden fazlasını kullanıyorlar.

Yapılan araştırmalar, Dünyanın en büyük (nüfusu 250 bini aşan) 744 şehrinde gerçekleşen karbondioksit salınımının, dünyanın tüm ormanlarını bir araya getirdiğimizdeki emme kapasitesini yüzde on aştığını ortaya koyuyor.

1980 sonrası gelişmiş ve az gelişmiş olan ülkelerde yaygınlaşan işsizlik, sanayisizleşme ve yatırımsızlığın  ne derece yaygın olduğunu göstermektedir. Özellikle belli sanayilerde yoğunlaşmış ve kent ekonomisini büyük ölçüde bunun başarısına bağlamış olan kentlerde yaşanan çöküş kent açısından da dramatik sonuçlar doğurmuştur.

Borsada spekülasyona, sınırsız bir kazanç ve tüketmeye dayalı ekonomik sistemin kaçınılmaz sonuçları: finansal krizlerdir. Sanayi toplumunu bir sonuç olarak değil, kentsellik için hazırlayıcı bir aşama olarak gören Lefevbre’ye göre, “sanayide oluşturulan ve gerçekleştirilen artı-değerin azaldığı yerde, spekülasyon, inşaat ve gayrimenkulde gerçekleştirilen oran çoğalır. İkinci devre temel devrenin yerini almaya gelir.” (Lefebvre, 1970)

Sermayenin küresel ölçekte bütünleştiği mekanın bağrında, sanayisizleşmenin, işsizliğin, yoksulluğun, eşitsizliğin, güvencesizliğin ve mekanın metalaştırılmasının dünyası yaratılmıştır. Dünya üzerinde 1 milyara yakın enformel işgücü,  belirli kent merkezlerinde yoksulluk içinde ve sınıfsal olarak ayrışan kent mekanlarında yaşamaktadır.

Kanıtlar, kentselleşme güçlerinin şiddetle ortaya çıktıklarını ve dünya tarihi sahnesine egemen olduklarını göstermektedir. Kentselleşme, kapsam olarak küreselleşmiştir.Kırsal kesimin kentselleşmesi de hızla ilerlemekte, yaratılan mekan  etkili mekanın yerini almaktadır. Kentselleşme sürecinde içsel farklılaşma, bu farklılaşmaya koşut giden mekanın siyasal örgütlenmesi gibi, apaçık ortadadır. (Harvey, 2003, 282)

Türkiye’de 1980 yılına kadar uygulanan ithal ikameci ve iç pazarı korumacı sanayileşme modeli 24 Ocak kararları ile terk edilmiş, yerine “ihracata dayalı kalkınma” modeli kabul edilmiştir.

Kapitalizmin küresel programına ilk uyum sağlayan ülkelerden biri olan Türkiye, yeni liberal  yapılanma sürecine hızlı bir biçimde eklemlenmiş ve yeni liberal politikaları kapitalist sistemle eşzamanlı olarak uygulamaya sokmuştur. Türkiye, 19. yüzyılın vahşi kapitalizminde olduğu gibi, mal ve sermaye hareketlerinin her yönüyle serbestleştiği demek olan kapitalist dünya ile bütünleşiyordu. Türkiye tarihinde yeni sayfa demek olan 1980’ler,  Türkiye kentlerinin tarihinde de yeni sayfalar anlamına gelmektedir.

İhracatın teşvik edildiği yeni sermaye birikimi sürecinde dünya ekonomisiyle bütünleşme gerçekleşiyor ve iç pazar talebi işçi sınıfının ve diğer çalışanların baskı altına alınarak kısılıyordu. Türkiye, dünya ekonomisiyle bütünleşme sürecini 12 Eylül 1980 askeri darbesinin baskısı, demokratik hakların askıya alındığı temel hak ve özgürlüklerin tamamen ortadan kaldırıldığı bir ortamda yaşayacaktı.

1980’den günümüze kadar geçen süreçte Türkiye kentlerinin gelişimini etkileyen en önemli dinamik uygulanan yeni liberal ekonomi politikalar kapsamında, kent mekanının sermayenin birikim mekanı olarak görülmesi, mekanın kendisinin metalaştırılmasıdır. Sermayenin finans piyasalarından sonra yöneldiği alan kentsel rantlar ve tüketim alanları olmuştur.

Sermaye kazancının, sanayi üretimi yerine başta finans olmak üzere üretim dışı alanlardan elde edilmeye başlandığı, dolayısıyla, kentlerin sanayi ücretlileri yerine, daha çok hizmet sektörü çalışanlarının ikamet ettiği mekanlar haline geldiği 1980 sonrası dönemde kentlerin ve akılardaki geleneksel belediyeciliğin işlevi değişmiş, halkın kurumları olan belediyeler yeni liberal politikaların kurumları haline getirilmiştir.

Her bir kentin ve yerel yönetim birimlerinin kendi kaynak ve potansiyellerini sermayeye sunacağı, sürece yarışmacı olarak katılacağı, birbiriyle yarışan kentlerin ortaya çıktığı bir yerel dünya kurulmaktadır. Sermayenin “yönetişim” olarak adlandırdığı yeni bir yönetim anlayışı öne çıkarılarak, kamu yönetimlerinin bir şirket gibi yönetileceği kurgulanmıştır. Bu süreçte, yarışan kentler, marka kentler, sermayeye pazarlanan kentler ön plana çıkarılmıştır.

Nüfusunun yüzde 70’inin kentlerde yaşadığı Türkiye’de kentli nüfusun % 95’lere kadar artışı öngörülmektedir. Kentsel mekanlardaki konut, altyapı, eğitim, sağlık, ulaşım vb. kamu hizmetleri karlılık açısından önemli potansiyele sahiptir  ve sermayenin yeni birikim alanları olarak seçilmiştir.

Gündelik yaşamda kurulan düzenin ve ortaya çıkan çelişkilerin, toplumlararası ve toplum içi her türlü ilişkilerin temelinde yer alan kent mekanları, sermaye birikim ve kazançları olmuştur. Kent mekanı tamamen “değişim değeri” haline getirilmiştir.

İstanbul başta olmak üzere Ankara, İzmir, Bursa, Adana, İzmit ve diğer kentlerin  tarihi ve kültürel değerleri, ormanları, sahilleri, su havzaları, vadileri, dere yatakları, parkları, meydanları, tepeleri  sermaye projeleriyle iş merkezleri, alışveriş merkezleri, rezidanslar, konutlar ve gökdelenlerle doldurularak  kentler “değişim değeri“ olarak yeniden üretilmektedir. Planlama anlayışının terk edildiği bu süreçte, sermaye projeleri yaygınlaşmıştır.

Türkiye’de bin kişiye 49 metrekare alanın  düştüğü  aktif  179 alışveriş merkezinin yıllık cirosu, 25 milyar dolarlık bir büyüklüğe işaret etmektedir.

Kentin değişimi, kentin sınıfsal düzeyde ayrışması ve kutuplaşması derinleşmekte, zaten var olan rant merkezli kentleşme daha da ön planı çıkmaktadır. 1980’lerden sonra artan gelir dağılımındaki eşitsizliğin ve toplumsal kutuplaşmanın, en çok belirginleştiği yerler yine kentsel yaşam ve barınma alanları olmuştur. Gelir dağılımındaki eşitsizlikler ve bölgeler arasındaki dengesizlikler derinleşmiş, yaşam standartları arasındaki uçurumlar büyürken kentlerdeki yaşam alanları da ayrışmaktadır.

Sermaye kesimi  ‘güvenlikli siteler/küçük kaleler’ içinde kendisini ‘koruyarak’ yaşarken, ‘varoşlardaki’ emekçi ve ezilenler genişletilmiş üretimin  bir parçası olarak artık gözden çıkarılmakta,  üretim ve yaşam alanlarının birbirleriyle ve kendi içlerindeki sınıfsal, ekonomik, sosyal ve kültürel bütünlüğünün yıkılarak, emekçilerin ve yoksulların dayanışma ve örgütlülük mekanları dağıtılmaktadır.

Uygulamaya konulan “kentsel dönüşüm” adı altındaki sermaye projeleriyle insanlar yıllardır yaşadıkları mekanlarından, evlerinden barklarından sökülüp atılmak istenmektedir. Sadece İstanbul’da 650 binden fazla evin yıkımı, 3 milyon insanın yerinden edilmesi söz konusudur.

Kent mekanı dediğimiz olgu sosyal-fiziksel ölçek olarak inşa edilmektetir. Bu inşa sürecinde devlet, sermaye ve sınıflar birbirinden bağımsız olarak anlaşılamaz. Kapitalist toplumsal ilişkiler bağlamında bağımsız bir mekan olmayan kentin bu inşa süreci, ancak bu hegemonya süreçleri üzerinden analiz edilebiliriz.

Bu analizi Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) örneği üzerinden yaptığımızda, sosyal politikaları yürütme amaçlı kamu kurumlarının yeni liberal zihniyetle nasıl dönüştüğünü görebiliriz.

 

Türkiye kent mekanlarını sermayenin birikim mekanına dönüştüren uygulama anlayışı siyasi otoritelerce (hükümet, belediye) şöyle ifade edilmektedir:

  • Kentin Rekabetçi Üstünlüklerini Ön Plana Çıkarmak,
  • Kentin Yatırımcılar için bir çekim merkezi olmasını sağlamak,
  • Yüksek Bir Rekabet Gücüne Sahip Olabilmek İçin Gerekli Mekansal ve Altyapı Projeleri Geliştirmek,
  • Firmaların Kurulmaları, Büyüme ve Yarışabilmelerinin Önündeki Engelleri Kaldırmak

 

Mekanın kullanım ve değişim değerlerinin yönlendirilmesi süreci parsel ölçeğini aşmış, kentsel mekanların daha büyük kentsel mekanlarla, metropol mekanlarla, kırsal mekanlarla, hatta “Dünya Kenti“ kavramsallaştırmasyla ifadesini bulduğu gibi uluslararası düzeye varan ilişkiler ağını kapsamıştır.

Kapitalizmi tanımlayan bütünlüklü mekanizmada iktisadi alanla siyasi alan ayrı ayrı olmayıp, tam tersine iç içe geçmiş durumdadır. Sermaye birikim sürecinde bu iç içelik sistemin aktörleri tarafından sürekli olarak dönüştürülmektedir.

Belleğimizdeki kentler,  “Kentsel mülkiyetin sınıfsal dağılımı” ya da “Sınıfların kent mekanında yeniden dağılımı” nedeniyle değişmektedir. Sistem partileri de bu değişim aktörleri konumundadır. Çeşitli nedenlerle gündeme sokulan kampanyalar, “Marka Kentler” yaratmaktan “Dünya Kenti/Finans Kenti”ne kadar tüm söylemler, kentin sermayeleşmesi sürecinin derinleşerek genişleyeceğine işaret etmektedir.

Kentler, kapitalizmin yeni liberal politikalarının belirleyiciliği altında biçimlenmekte ve dönüştürülmektedir.  Küreselleşme sürecinin ve sermayenin kentleşmesin Türkiye kentlerinde ortaya çıkardığı toplumsal eşitsizlikler ve mekansal ayrışmalar derinleşerek genişlemektedir. Halkın büyük çoğunluğu için kullanım değeri olan mekanlar sermaye için değişim değeri haline dönüştürülerek doğal kaynaklarımız, tarihi ve doğal değerlerimiz, kültürel mirasımız, ekolojik dengeler  yok edilmektedir.

Bu süreç kaçınılmaz değildir. Bu sürece karşı koyabilmemiz için önce bu süreci tün boyutlarıyla ortaya çıkarmamız gereklidir.

Kent mekanlarının metalaştırılarak sermayenin birikim mekanı haline getirildiği günümüzde, sömürüye dayanan bir kentsellikten, insanoğlunun hak ettiği bir kentselliğe olan yolun açılması, sermayenin değil insanlığın yararına bir dönüşümün gerçekleştirilmesi, tüm sürecin sona erdirilmesinin biricik yolu olarak görülmektedir.

 

Bunun için  kentlerin ve doğal çevrenin değişim değerini değil kullanım değerini esas alan politikaları geliştirmek ve mücadele etmek hepimizin tarihsel bir görevdir.

  1. HALKLARIN DEMOKRATİK KONGRESİ BU TOPLUMSAL YAKLAŞIM VE GEREKSİNİMDEN YOLA ÇIKARAK;

.Toprak üzerinde spekülasyona dayalı faaliyetin ortadan kaldırılmasını,

.Kamu topraklarının teşvik, özelleştirme vb. politikalarla elden çıkarılması uygulamaları derhal durdurulmasını,

.Toprak mülkiyetinde mülk sahibinin denetiminin topraktan yararlanma ile sınırlanmasını,

.Tarla niteliğindeki toprağın, imarlı arsa niteliğine büründüğü zaman ortaya çıkan değer artışının topluma ait olduğunun  kabul edilmesini, toprak üzerindeki tüm değer artışlarının  vergilendirilmesini,

.Toprak mülkiyetinin iki boyutlu (düzlemde) kalmasını sağlamak, üçüncü boyut olarak değerlendirdiğimiz imar haklarının topluma ait olduğunun kabul edilmesini,

.Barınma hakkı temel bir insanlık hakkı olarak ele alınarak, bu hakkın kullanımına dönük konutların vergilendirme dışında bırakılmasını,

.Taşınmazların alım-satım işlemlerinin kayıt altına alındığı Tapu Sicilinin ve kayıtlarının incelenmesinin herkese açık olmasının (aleniyet) sağlanmasını, bu bilgilerin coğrafi bilgi sistemlerine (GIS) geçilerek deşifre edilmesini, ülke toprakları ve doğal kaynaklarını yağmalayan arazi spekülatörlerinin ve rantçıların teşhir edilmesini,

.Yerleşim alanlarında ve gelişme alanlarında toprak edinmeyi  sınırlayacak anti-tekel bir yasal çerçeve oluşturulmasını,

.Kamu arazileri üzerinde yapılacak konutların yalnız kullanım hakkının olduğu (miras hakları dahil), el değiştirme hakkının olmadığı bir çözümün getirilmesini,

.Konutun bir yatırım aracı haline gelmesinin caydırıcı hale getirilmesi, alım satımı sırasında gerçek değeri üzerinden vergilendirilmesini, bir konuttan fazla konuta sahip olmanın özendirilmemesi, birden fazla konuta sahip olanlardan artan oranda vergi alınması yönünde düzenlemelerin yapılmasını,

Savunmaktadır.

  1. VAN İÇİN İNSANİ TOPLUMCU EKOLOJİK VE BÜTÜNCÜL BAKIŞ

.Türkiye, Dünyanın üç büyük deprem kuşağından biri olan Alp-Himalaya Deprem Kuşağı’nda yer almaktadır. Depremler Türkiye’de; Avrasya, Afrika ve Arap  kıtaları arasındaki tektonik süreçlere bağlı olarak meydana gelen diri faylar boyunca oluşurlar.

.Yüzölçümünün %92’si (%45’i 1.derece, %26’sı 2.derece), nüfusunun %95’i ve sanayisinin %98’i deprem bölgesinde olan Türkiye’de son yüzyılda büyüklüğü  5.0’dan büyük olan toplam 135 deprem olmuştur. Ortalama her 1.1 yılda yıkıcı bir depremin yaşandığı Türkiye, en sık yıkıcı deprem periyoduna sahip bir ülkedir. Bu depremlerde (resmi verilere göre) yaklaşık yüzbin kişi yaşamını yitirmiş, ikiyüz  bin kişi yaralanmıştır.

.Ancak özellikle son yüz yılın bilançosu bile depremin yol açtığı ölümleri ve hasarları asgariye indirmek için gerekli önlemlerin  alınmadığını göstermektedir. Bu tespitin en yakın örneği,  resmi rakamlara göre yirmi bin kadar insanımızın canına ve 352 bin konut ve sanayi tesisinin (307 bini konut 45 bini işyeri)  yıkım ve hasarlar nedeniyle kullanılamaz hale gelmesine neden olan 1999 yılı 17 Ağustos Marmara depremidir. Van depremi depreme karşı tedbirsiz olma halini ve yüksek sayıda can kaybına ,ağır hasarlara uğramakta olduğumuz gerçeğini bizlere bir kez daha yaşatmıştır.

.Geçmişte depremlerin onca yıkım ve acılarına sahne olan Türkiye’de, toplumu derinden etkileyen şiddetli depremler kısa sürede unutulmuş, ders çıkarılmamış, hiçbir şey olmamış gibi davranılmıştır. Bilimsel gerçekler göz ardı edilerek, felaketlerin üstü örtülmüştür.

.Her felaket sonrasında, yitirdiğimiz canlara,  yaralananlara ilave olarak binlerce insan ortalıkta kalıyor ve bu insanlarımız çaresizlik içinde yaşamlarını sürdürmeye çabalıyor, kaderleriyle baş başa bırakılıyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor, yeni bir felakete kadar, yaşananlar kısa sürede, kolayca unutulup gidiyor. Bu insanlık dramı, farklı bölge ve yerleşim alanlarında meydana gelen depremlerin ortak yanı olarak öne çıkıyor.

.Depremin yol açtığı felaket, merkezinde insan olan ekonomik,  sosyal, kültürel ve siyasal boyutları olan bir olgudur. Depremi yalnız bilimsel olarak anlamaya ve açıklamaya çalışmak sorunu çözmeye yeterli değildir.

.Fayın üzerinde yürürken etrafında insanların da yaşadığının farkına varılmalıdır. Bilimsel verilerin ışığında toplumsal yaşamı planlayarak, doğru çözümleri üretmekten başka bir yolun olmadığı Van depremi ile bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Bu çalışmada temel olarak;

.Türkiye’nin ülke, bölge, metropoliten ve kentsel planlaması ve kurumlarının fiziki, ekonomik, sosyal ve kültürel alanların tümünde demokratik bir anlayışla yeniden örgütlendirilmesi,

.Yerleşim alanlarının ve yapıların yer seçim kararlarının belirlenmesinde akla,  bilime ve demokratik planlamaya dayanan bir anlayışın geliştirilmesi,

.Konutu temel bir insanlık hakkı olan barınma hakkı olarak ele alan politikaların belirlenmesi,

.Toprağın özel mülkiyet altında rant uğruna sınır tanımaz kullanımının ortadan kaldırılarak, rantı ve spekülasyonu kentsel gelişmenin temel dinamiği haline getiren anlayış ve uygulamalar karşısında toplumcu toprak politikalarının geliştirilmesi,

.Doğal, tarihi ve kültürel mirası, ormanları, tarım topraklarını, sahilleri, dereleri  yağmalayan; havayı, suları, denizleri, toprağı kirleten;  insanı, hayvanı ve tüm canlı yaşamı zehirleyenlerin  yıllardır sürdürdüğü uygulamaların ortadan kaldırılarak ekolojik planlamanın yaşama geçirilmesi,

.Bölgeler arası eşitsizliği ve gelir dağılımındaki adaletsizliği derinleştirerek, insanları kültürel yaşam ortamlarından, köylerinden zorla sürerek kentlere göç dalgalarıyla yığan politikalar karşısında; Anadolu ve Mezopotamya haklarının yaşamlarını ve geleceklerini etkileyen ekolojik, ekonomik, sosyal, kültürel ve politik tartışma ve kararlara doğrudan katılabildiği, yetki ve sorumluluğun yerel ve bölgesel topluluklarda olduğu bir demokrasinin geliştirilmesi,

Amaçlanmıştır

 

  1. VAN DEPREMİ / SONRASI DURUM

Deprem ve sonuçları;

Van’da 23 Ekim 2011’de 7.2 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiştir. Van ili ve Erciş ilçesinde ağır yıkıma ve can kaybına neden olan depremin ardından 9 Kasım 2011’de meydana gelen 5.6 büyüklüğündeki deprem Van ilinde en az ilk deprem kadar ağır hasara yol açmıştır.  Her iki deprem sonucunda toplam 644 kişi yaşamını yitirmiştir.

 

İkinci deprem, yapısal yıkım ve yaşanan can kayıplarının da ötesinde, halk üzerinde yarattığı psikolojik etkiler açısından ilk depremden daha ağır sonuçlar doğurmuştur. Hayalet kente dönüşen Van’da çok katlı binalar tamamen terk edilmiş ve kent karanlığa gömülmüştür.

 

– Depremde can kaybı yüksek düzeydedir.

-Van Belediyesi’nin verdiği rakama göre halen yapıların ancak %20 si kullanılabilir durumdadır. Kullanılmakta olan binalar da içinde yaşayanlara  güvensiz ve endişeli bir ruh halini yaşatmaktadır. Deprem şiddetli ve yıkıcı olmuştur. Belediye teknik heyetinin belirlemelerine göre kaçak olarak inşa edilmiş yapıların oranı %85 tir. Yapıların deprem bölgesi olan yörede denetim dışı inşa edilmekte olduğu gerçeğini ifade etmektedir.

-Varlıklılar veya başka yerde barınma olanağı bulanlar şehri terketmiştir. Bu yoğun göç sonucunda Van’da çoğunlukla yoksul aileler kalmıştır. Nüfus küçülmüştür.

-Halen 120 bin kadar insan çadır ve konteynırlarda sağlıksız ve gayri insani koşullarda yaşamaktadır. Yangınlar ve soğuklar can almaya devam ediyor.

 

Merkezi ve Yerel İdareler

-Devlet depremin büyüklüğüne ve hasarın ağırlığına uygun bir hukuki zemin yaratacak Afet Bölgesi kararı almamış, doğal afet mağduriyetine uğramış yurttaşlarına yapılması gereken yardımları yapmamıştır.

– Van ve civar kasaba belediyeleri Hükümet tarafından dışlanmış muhatab alınmamıştır. Bu nedenle merkez -yerel koordinasyonu gerçekleşmemiş ve bu durum yardım sürecini olumsuz yönde etkilemiştir. Yerel yönetimler çok kısıtlı olanaklarla bu yıkımın altından kalkmaya çabalamış ancak sonuş başarılı olamamıştır.

Mağduriyetin giderilmesi ve yeniden inşa süreci

-Güneydoğu Bölgesi Belediyeler Birliği’nin, Diyarbakır Büyükşehir ve Van Belediyelerinin birlikte düzenledikleri ve İstanbul’dan bazı üniversitelere mensup akademisyenlerin katıldığı bir sempozyum düzenlenmiştir. Akademisyenler İstanbul’da uyguladıkları ‘Kentsel Dönüşüm Projeleri’ni Van’a ve yöreye de aynen önermişlerdir. Kentsel rantı yeni koşullarda örgütlemede hazırlıklı ve etkileyiciydiler. Hükümet dışı alanda görülebilen çaba şimdilik bu biçimdedir.

-Hükümet; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı  ve TOKİ aracılığıyla, bir miktar konut inşaatını başlatmıştır. Bu girişimin yerel çevrenin durumunu, insanların yaşam koşullarını ve  gelir düzeyini gözetmeden sadece hızlı yapı üretimini hedeflediği aşikardır. Sorunun büyüklüğü hakkında yukarıdaki bazı rakamlar bir fikir vermektedir. Yıkıma uğramış yapı sayısı ile yeniden inşa edilen yapı sayısı karşılaştırıldığında bu girişimin ihtiyacın küçük bir kısmına cevap vereceği gözükmektedir.

.Yöre halkı insanlık dışı ağır yaşam koşullarına karşı mütevekkil ve tepkisiz bir haldeler. Hükümetin verdikleriyle yetiniyor ve vaatlere inanıyor bir durumdadır. Bir sosyal tepki ortamı ve talep baskısı yaratmak için de bir çaba gerekiyor.

– Deprem sonrası girişimlerin gösterdiği üzere yerel ve merkezi yönetimlerin ortaklaştığı yaklaşımlar vardır; Yıkıma uğramış alandaki hukuki idari ve kentsel toprak mülkiyet durumu olduğu gibi kabul edilmektedir. Kentin yeniden nasıl ihya edileceğine dair bir planlama çalışması olmadığı gibi, durum belirsizlikler içindedir.

-Yeni inşa edilecek site için kent dışında kamulaştırılmış alanda ve  Kamu Sermayesi (TOKİ) yoluyla inşaat tamamlanacak, tayin edilen ve ancak yüksek gelirlilerin ödeyebilecği aidatı ödeyebilecek vatandaş borçlandırılmak suretiyle de satışı yapılacaktır. Çoğunluğa yönelik çözümde sorun devam etmektedir. Sosyal boyutta bir adaletsizlik sözkonusudur.

  1. VAN VE ÇEVRESİNİN YENİDEN İNŞA EDİLMESİ

Bu çalışma kapsamında;

. Öncelikle Türkiye’de dayatılmakta olan kentsel yaşam ortamlarına almaşık yukarıda değinilmekte olan başka kent tezlerini geliştirmek üzere bir bilim kurulu oluşturulacaktır.

. Bu bilim kurulu Van ve çevresi için aşağıda taslak halinde hazırlanmış bölgesel ölçekli bir ekonomik sosyal ve kültürel çerçeve üzerinde çalışacaktır.

.Bu çerçeve içierisinde kentsel ve tarımsal rantın ortadan kaldırılması bu amaçla tamamına yakını yıkılmış kent merkezleri ile yeni yerleşim alanlarında toprak mülkiyetinin  kamusallaştırılması için yöntem geliştirilecektir.

.Yeni çevre düzeni ve yeni yerleşim alanlarının, deprem riski gözönüne alınarak hazırlanması esas alınacak, yapılaşmada bina yükseklikleri sınırlandırılacak, nüfus yoğunlukları düşürülecektir.

.Hasar tespit çalışmaları bilimsel bir yaklaşım, kadrolaşma ve teçhizatlanma ile yapılacaktır.

.Bölge halkını yenilenme projesinin esas aktörü haline getirecek,  bölgenin üretim potansiyelini gözönünde bulunduran yapım ve tarımsal ve sınai üretim seçenekleri gösterilecektir.

.Bölge nüfusuna istihdam sağlayacak ve ekonomik sorununu çözecek ücret politikaları sunulacaktır.

. Konut mülkiyetinin kamuda kalacağı, ev sakinlerinin ömür boyu kullanım hakkına sahip olacağı, kullanım hakkının mirasçılara devredilebileceği modeller hazırlanacaktır.

. Kamusal finansman modelleri geliştirililecek,  düşük gelirli yurttaşların kiraları ödeyebileceği bir maliyet hesabı ortaya konulacaktır.

.Çalışmada, Bölgenin Türkiye’nin  diğer bölgeleriyle her türlü ilişki ağı veri oluşturacaktır.

.Bölgenin komşu ülkelerle ve uzak doğuyla olabilecek ilişkinin ve alış verişin ne olabileceği araştırılacaktır.

.Bölgede; merkezi özel yeni yönetim modelleri geliştirilecek,  yerel yönetimlere mali idari hukuki desteğin nasıl sağlanabileceği araştırılacaktır.

.Yeni yapılanma süreci için yeni bir imar hukukunun geliştirilmesi üzerinde düşünce geliştirecektir. Depreme dayanıklı yapı üretimi süreci ve denetim mekanizmaları önerilecektir.

. Meslek odaları bu yeni sürecin kamusal denetimi kapsamında görevlendirilecektir.

.Sigorta şirketleri bu denetim sürecinin parçası haline getirililecek, DASK işlevselleştirilecektir.

. Deprem eğitiminin en alt seviyeden başlatılması ve deprem gerçekliğini kavramış ve karşı önlemleri alabilecek bilgi ile teçhiz edilmiş bir gençlik yetiştirilmesi için eğitim programları üzerinde çalışılacaktır.

. Kurtarma acil yardım ve geçici yerleşim alanlarına yerleştirme konularına yeni çözüm önerileri sunulacaktır.

 

[1] Yavuz Önen, Celal Beşiktepe

 

 

HDK Bilgilendirme Notu , Van depremi sonrası (1)

Kategoriler: Raporlar